Sayfa 13/13 İlkİlk ... 345678910111213
128 sonuçtan 121 ile 128 arası

Konu: Düsündüren sözler.

  1. #121
    Profesyonel Üye osmanke - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-10-19
    Konum
    tr
    Mesajlar
    598
    Teşekkürler Verilen Teşekkürler 
    2.148
    Teşekkürler Alınan Teşekkürler 
    4.096
    Teşekkür
    551 Mesaj

    Cevap: Düsündüren sözler.




  2. #122
    Profesyonel Üye osmanke - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-10-19
    Konum
    tr
    Mesajlar
    598
    Teşekkürler Verilen Teşekkürler 
    2.148
    Teşekkürler Alınan Teşekkürler 
    4.096
    Teşekkür
    551 Mesaj

    Cevap: Düsündüren sözler.




  3. #123
    Profesyonel Üye osmanke - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-10-19
    Konum
    tr
    Mesajlar
    598
    Teşekkürler Verilen Teşekkürler 
    2.148
    Teşekkürler Alınan Teşekkürler 
    4.096
    Teşekkür
    551 Mesaj

    Cevap: Düsündüren sözler.

    ÖĞRETMEN OLMAK

    Bir gün sınıfta şartlı cümleleri anlatıyorum.
    Aralık’tı aylardan.
    Tahtaya İngilizce bir cümle yazdım.
    “Evet çocuklar, tahtada
    ‘Eğer çok zengin olsaydım, anneme ... alırdım.’ yazıyor.
    Cümledeki boşluğu, hayal gücünüzü de kullanarak doldurun.
    Anlaşıldı mı?” dedim.
    Anlaşılmış olmalı ki herkes sessiz bir şekilde,
    Dağıttığım küçük kâğıtları aldı
    ve gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı.
    Beş dakika sonra sınıfı dolaşıp kâğıtları topladım
    ve tek tek okudum.
    Uzay gemisi, Ferrari, Miami’de yazlık, Maldivler’de ada...
    Ben okuyorum, sınıf gülüyordu.
    Son kâğıdı içimden okudum.
    “If I were rich, I would buy flowers for my mom.”
    Cümlenin sahibi, o sene sınıfa yeni gelen çelimsiz,
    İçine kapanık bir çocuktu.
    “Aramızda çok duygusal bir arkadaşımız var!” dedim.
    “Selim, kalk bakalım.
    Ne yazdığını arkadaşlarına söyleyebilir misin?”
    “Çiçek alırım, yazdım öğretmenim.”
    Sınıfta hafif bir kahkaha koptu.
    “Ben çok zengin olduğunuzu düşünün,
    Hayal gücünüzü kullanın" demiştim.
    Buna rağmen çiçek alırım yazdığına göre,
    Önemli bir sebebin olmalı” dedim.
    Bir süre sessizce bekledi, sonra ayağa kalkıp,
    “Aklıma başka bir şey gelmedi öğretmenim” dedi usulca.
    Yüzünde Mona Lisa tablosunu andıran,
    Gülmekle ağlamak arası garip bir ifade vardı.
    “Oğlum, dalga mı geçiyorsun?” dedim sertçe.
    “Aklınıza bir şey gelmesi için illa not mu vermemiz gerekiyor?”
    Hiç cevap vermedi.
    Kâğıtları geri dağıttım.
    Sınıf; çalan zille birlikte,
    Kovanı kurcalanmış arı sürüsü gibi bahçeye aktı.
    Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu.
    Ertesi sabah okula geldiğimde,
    Selim’in babasını lobide beni beklerken buldum.
    Önündeki sehpada bir gün önce sınıfta dağıttığım,
    Buruşuk kâğıt parçası duruyordu.
    Oturup biraz konuştuk.
    Kısa bir görüşmeden sonra ayrıldı.
    … zorlukla zümre odasına doğru yürüdüm.
    Başım dönüyordu.
    Hıçkırığa benzer garip bir şey,
    Diyaframdan gırtlağıma kadar tırmanmış,
    Patlamaya hazır bekliyordu.
    Kâğıttaki küçük boşluğu çiçekle dolduran Selim’in,
    Hayatındaki en büyük boşluğu da,
    Çiçekle doldurmaya çalıştığını öğrendim..
    Üç ay önce bir trafik kazasında annesini kaybettiğini
    ve o günden beri,
    Babasıyla,
    Hiç aksatmadan her Cuma günü,
    Annesinin mezarını ziyaret edip mezarlığa çiçek diktiklerini...
    Önceki gece babası duymasın diye,
    Yüzünü yastığa gömerek sabaha kadar hıçkırdığını...
    Ve üniversiteden alınan diplomayla öğretmen olunamayacağını...
    Hepsini, hayatımın o en serin Aralık sabahında öğrendim…
    "Öğretmenlik sabah gidip öğlen geldiğin,
    Cumartesi, Pazar, Sömestr
    ve yazın tatil yaptığın bir meslek değildir.
    Öğretmenlik Anne olmaktır.
    Baba olmaktır.
    Ağabey olmaktır..
    Kısacası, İnsan olmaktır."
    (Bir İngilizce öğretmeninin anısı)



  4. #124
    Profesyonel Üye osmanke - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-10-19
    Konum
    tr
    Mesajlar
    598
    Teşekkürler Verilen Teşekkürler 
    2.148
    Teşekkürler Alınan Teşekkürler 
    4.096
    Teşekkür
    551 Mesaj

    Cevap: Düsündüren sözler.

    ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR
    Görkemli Hatıralar ve Sanat
    1750 yılında, Alman Prusya Kralı Büyük II. Frederick, Berlin yakınlarındaki Potsdam Ormanları'nda gezinirken, bir değirmenin bulunduğu alçak bir tepe üstünde durur.
    Manzara güzel, hava nasıl ferahtır.
    - Yazlık sarayımı burada yapalım! der, sessiz ve sakin kapanıp okumayı çok seven, kütüphanesiyle ünlü kral..
    - Değirmeni satın alıp yıkın, yerine saray yapın! der adamlarına..
    Adamları değirmenciye gider ve kralın bu isteğini iletirler.
    Değirmenci malını satmak istemez.
    Kral değirmenciyi huzuruna çağırtır;
    - Yanlış anladınız herhalde beyefendi, ben satın almak istiyorum orayı. Kaça satarsınız? diye sorar.
    - Yanlış anlamadım efendim.
    Adamlarınıza da söyledim.
    Değirmenim satılık değil! der değirmenci.
    - Beyefendi inat etmeyin! Paranızı fazlasıyla vereceğim, diye ısrar eder Kral..
    Değirmenci direnir;
    - Sen koskoca kralsın, paran çok.
    Git Almanya’nın istediğin yerinde saray yap!
    Burayı benden önce babam işletiyordu.
    O'na da babasından kalmış, ben de çocuğuma bırakacağım.
    Değirmenin bahçesinde dedemin, babamın mezarları var.
    Ben de ölünce yanlarına gömüleceğim.
    Burası bizim aile ocağımız. Satılık değil!
    Sabrı tükenen ve sinirlenen Kral Frederick ayağa fırlar ve gürler;
    - Sen benim Prusya Kralı Friedrick olduğumu bilmiyor musun yoksa?
    Değirmenci;
    - Senin kral olduğunu biliyorum ama ben de bu değirmenin sahibi Sans-Souci’yim.
    Kral öfkeden deli olur;
    - Madem benim kim olduğumu biliyorsun, o halde zorla alabileceğimi de biliyor olmalısın.
    Bakalım o zaman ne yapacaksın?
    Değirmenci hiç telaşa düşmez ve tarihe geçecek ve dünyanın her yerinde Adalet’in sloganı olacak ünlü lafını söyler;
    - SEN KRALSIN AMA.. BERLİN'DE DE HAKİMLER VAR!.
    Kral, kendi ıslah ettiği adalet sistemine ve o düzenin yargıçlarına halkın nasıl güvendiğini ve mahkemelere kralın bile laf geçiremeyeceğine inandığını anlar ve adamlarına, ayni tarihe geçen sözünü söyler;
    - Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar, kral bile olsa adaletten üstün değildir!
    Hiç kimse adaletin üstüne çıkamaz.” Kral II. Friedrich bu yel değirmeninin Prusya Krallığı devam ettikçe korunmasını ister ve sarayını hemen onun altına inşa ettirir.
    Değirmencinin ismini, Sarayının da adı yapar..
    “SANS - SOUCI SARAYI”
    Saray ve değirmen günümüzde hala bir “Adalet Simgesi” olarak o tepede arka arkaya duruyorlar.
    Ne güzel bir adalet ki.. Kralın arka bahçesinde bir değirmenci olabiliyor.
    Ne güzel bir adalet ki, bir kralla, bir değirmenciyi komşu ve dost yapıyor..
    Belki de sabahları Prusya Kralı II. Frederick, arka bahçeye çıktığında, değirmenci O'na seslenirdi;
    - Hey Frederick, sımsıcak ekmek yaptım, göndereyim mi?
    Belki, Prusya Kralı II. Frederick anlatırdı;
    - Adalet her sabah bana, taze ve sıcak bir ekmek kokusuyla gelirdi..
    Yıllar sonra genç bir Osmanlı subayı, bir yılbaşı gecesi Berlin’de bir davete katılır.
    Arkadaşlarına bu hikâyeyi anlatır ve teklif eder;
    - Haydi gidelim ve bu sarayı görelim!
    Değirmen de hala duruyormuş, sarayın arkasında..
    Kimse yılbaşı balosunu bırakıp o soğukta dışarı çıkmak istemez.
    Genç subay kararlıdır.
    Tek başına çıkar gider.
    Tek başına bu eşsiz anıta bakar..
    O genç subay, Mustafa Kemal’dir.
    Ve Kurucu Lider Mustafa Kemal ATATÜRK, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm mahkeme salonlarında, yargıçların arkasındaki duvara asılacak sözü yazdırır;
    ADALET, MÜLKÜN TEMELİDİR!
    Sunay AKIN



  5. #125
    Profesyonel Üye osmanke - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-10-19
    Konum
    tr
    Mesajlar
    598
    Teşekkürler Verilen Teşekkürler 
    2.148
    Teşekkürler Alınan Teşekkürler 
    4.096
    Teşekkür
    551 Mesaj

    Cevap: Düsündüren sözler.

    ARTIK ÇOK GEÇ AMA İSTESEYDİN ÇOK ŞEY YAPABİLİRDİN

    Annesi öldükten sonra, biz karı koca çalışıyoruz seninle ilgilenemeyiz bahanesiyle seksen yaşındaki hasta babasını huzur evine yatıran oğlu çok seyrek de olsa onu ziyarete gidiyordu.


    Yaşlı adam oğlu dünyaya geldiğinde kırk yaşındaydı. Bundan önceki çocukları yaşamamış bu oğlunu da kurbanlar keserek büyütmüştü.


    Tek evlatlarıydı, bir şey olacak diye içleri titremişti. Oğlu o gün huzur evinden bir telefon aldı. Telefondaki ses baban çok hasta her an ölebilir seni görmek istiyor diyordu.


    Oğlu arabasına binip oraya gittiğinde babası zor nefes alıyordu. Oğlu babasının ölmek üzere olduğunu anlamıştı.


    Babasının ellerini tutup "Baba senin için ne yapabilirim?" “Senin için ne yapmamı istiyorsun?” diye sordu.


    Babası feri sönmüş gözleriyle uzun uzun oğlunun gözlerinin içine bakıp;zor duyulur bir sesle


    "Artık çok geç ama isteseydin çok şey yapabilirdin... Ama yapmadın" dedi ve devam etti.


    "Çoğu akşam yemek yetişmediği için aç yattım. Klimayı açmadılar sıcaktan fenalaştım.


    Buzdolabım yoktu bir bardak soğuk su içemedim. Sıkıldığımda temiz havaya çıkaranım olmadı.,


    Altımı ıslattım diye tokat attılar.
    Ayda bir kere banyo yaptırdılar;
    kirden vücudumda yaralar oluştu.


    Bana bu yapılanlar arkası kuvvetli olanlara yapamadılar çünkü onların ilgilenenleri vardı ve ben ise kimsesizdim.


    Biliyor musun?


    En çok da sevgisizlik acı verdi.
    Kimse saçımı taramadı, yüzümü okşamadı. Sen terk edilmişlik nedir bilir misin oğlum?


    Terk edilmişlik, ölmeden mezara konmaktır bunu unutma olur mu.


    İşte böyle artık her şey için çok geç senin benim için yapacağın hiç bir şey kalmadı.
    Ben her şeye alıştım da sadece senin özlemine alışamadım." derken feri sönmüş gözlerinden iki damla yaş yuvarlanıp yanaklarında dondu.


    Oğlu şok olmuştu.
    "Bana bunları neden şimdi söylüyorsun, neden daha önce söylemedin?"


    Babası, "Nasıl söylerdim ki sen beni koskocaman evinde bir köşeye sığdıramamış, bana burayı layık görmüştün. Seni rahatsız etmek istemedim oğlum. Benim için artık çok geç de ben asıl senin için üzülüyorum çünkü sen yaşlandığında çocukların seni buraya bırakırlarsa benim dayandıklarıma sen dayanamazsın.


    Unutma ki ne verirsen onu alırsın oğlum" dedi ve gözlerini kapattı. Belli ki bu konuşma onun son kalan gücünü de tüketmişti. Bir saat sonra sıkı sıkı tuttuğu oğlunun eli ellerinden kayıp düştü. Evet, bir baba daha içi acıyarak hayata veda etmişti.������
    Rabbim hayırlı evlatlar nasip etsin Cümlemize İnşALLAH!



  6. #126
    Profesyonel Üye osmanke - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-10-19
    Konum
    tr
    Mesajlar
    598
    Teşekkürler Verilen Teşekkürler 
    2.148
    Teşekkürler Alınan Teşekkürler 
    4.096
    Teşekkür
    551 Mesaj

    Cevap: Düsündüren sözler.

    “YİRMİ BEŞ KURUŞ’UN HİKAYESİ
    ����������
    Ağlaya ağlaya okuyacağınız, tarihimizden gerçekleri anlatan bir hikaye. Okurken o anı yaşatan bir hikaye. Bu güzel hikayeyi okumadan geçmeyiniz lütfen….


    Seferberliğin ilânıyla beraber, Ayvalık’taki 9. Tümen’e bağlı 23. Alay ağırlıklarıyla birlikte Soma’ya gelerek, trenle Bandırma üzerinden Tekirdağ’a sevk edildi. 23. Alay’ın Burhaniye’de bulunan bir piyade taburu, mesafenin daha kısa olacağı hesabıyla, Burhaniye–Edremit– Çanakkale yoluyla cepheye sevk edildi. Bu tabur yürüyüşe geçmeden önce, geçecekleri yollara yakın köylere, gönderdikleri çavuşlar vasıtasıyla, geçecekleri gün ve saat belirtilerek, köylülerden asker için yemek hazırlamalarını, misafir olarak geceleyecekleri yerleri hazırlamalarını istedi. Böylece yürüyüş sırasında, asker için iaşe ve ibate (yeme ve barınma) telaşından bir ölçüde kurtulmuş olunuyordu. Aynı şekilde, o yıllarda henüz bir köy olan Havran’a gelen çavuşlar, muhtardan kendilerine kaç kişilik, yemek ve yatak hazırlayabileceklerini sorunca. Muhtar;


    “Burasının köy olduğuna bakmayın. Burası büyük bir köydür. Sizin
    taburun hepsini ağırlayabiliriz, yedirir içiririz.. Merak etmeyin deyince askerler, köyden ayrıldı. Gerçekten de belirtilen günde Havranlılar, bir tabur askeri doyuracak kadar yemek hazırlamışlar, yatacak yerlerini hazırlamışlardı. Tabur Havran yakınlarına geldiğinde, Tabur Kumandanı, Edremit’in çok yakın olduğu ve çok daha büyük olduğunu düşünerek, Havran’a sadece bir bölük asker yollamıştı. Bir taburluk hazırlanan yemek, bir bölüğe göre çok çok fazla gelmiş, artmış, hattâ ertesi güne bile kalmıştı. Bir taburluk yatacak yer hazırlayan Havran Muhtarı, gelen askerleri sadece büyük evlere taksim ederek, küçük ve fakir evlere yük olmasın diye kimseyi göndermemişti. Bölük kumandanı şöyle anlatıyor:


    “Ben her zaman, seferi durumlarda en geç yatar ve en erken kalkarım. Askerleri evlere dağıttıktan sonra, sokaklarda dolaşmaya başladım. Yavaş yavaş evlerin ışıkları sönüyordu. Asker yatmaya, uyumaya başlamıştı. Aydınlatma olmadığı için sokaklar zifiri karanlıktı. En son birkaç evde ışık kalmıştı. Onlar da sönünce ben de gidip yatacaktım. Sokakta, birden, iki büklüm, bastonuna dayanarak yürüyen, ihtiyar bir kadına rastladım. Neredeyse çarpışacaktık. Aklıma çeşit çeşit şeyler geldi. Kadına:


    “Nene, sen bu saatte sokakta ne arıyorsun?” diye sordum.


    “Evlatlarımı arıyorum… Oğullarımı arıyorum…”


    “Kim senin evlâtların?”


    “Dün bana muhtar, askerler gelecek, sana da misafir etmen için dokuz evlât vereceğim, dediydi… Onlara yataklar hazırladım… Yemekler hazırladım… Gelmediler… Onları arıyorum..”




    Bir tabura göre hazırlık yapan muhtar, bir bölük asker gelince, ağırlık olmasın diye, bu ihtiyar nineye, misafir etmesi için asker yollamamış. O yıllarda, kadınların hiçbir sosyal güvenceleri yoktu. Kimsesiz kadınlar, çok zor durumda kalıyorlar, çok zor geçiniyorlardı. Hiçbir gelirleri olmayan, bu yaşlı ve yoksul insanlar, bazen zeytinler silkildikten sonra gidip yerlerde kalan zeytinleri toplayarak, biraz gelir elde etmeye çalışıyorlar, buna da “başakçılık” deniyordu. Bu nene de böyle birisi olduğu için, muhtar acımış, ona kimse göndermemişti. Ama nene büyük sevinç içinde dokuz kişilik yer hazırlamış, yiyecek hazırlamıştı. “Nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, ışıkları henüz sönmemiş bir eve gidip, daha yatmamış olan dokuz askeri neneyle birlikte yolladım… Kadıncağız nasıl sevindi bir görseniz… Ertesi gün sabah erkenden bölüğü yol üzerinde topladım, yoklamayı yaptıktan sonra, tam yürüyüş emri verecekken, iki büklüm, yaşlı bir kadın, bastonuna dayanarak elinde bir torba yanıma geldi. Galiba akşam karşılaştığım nene idi.


    “Kumandan oğlum, bu torbada, evdeki bütün zeytinleri ne varsa koydum. Üstüne de biraz çökeleğim vardı onu koydum… Bunları benim asker oğullarıma yedir emi…”


    Almasam, nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, çavuşlardan birine işaret edip, elindeki torbayı aldırdım. Nene bu sefer, sevinç içinde, avucunda sımsıkı tuttuğu bir mendili açtı. İçinden tek bir #yirmi #beş #kuruş çıktı. Bana uzattı.


    “Kumandan oğlum… biliyorum, çok az. Ama bütün param bu kadar… Bunu al, benim asker oğullarıma, hiç olmazsa bir çay içir, olur mu?..”


    Şaşırdım..


    Biliyordum ki, nenenin başka parası yoktu… Bütün servetini getirmişti. Yirmi beş kuruşu aldım. Kaldırarak bölüğe gösterdim..


    “Bölük… Bakın neneniz, size bütün servetini bağışladı.. Bunu ona helâl ettirin..!” “Yürüyüş emrini verdim.. Nene arkamızdan el sallıyordu.. Bölüğüm.. O yirmi beş kuruşu helâl ettirdi… Yarısından çok fazlası Çanakkale’de, şehit oldu… Bu millet böyle bir millettir…
    Fotoğraf açıklaması yok.



  7. #127
    Profesyonel Üye osmanke - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-10-19
    Konum
    tr
    Mesajlar
    598
    Teşekkürler Verilen Teşekkürler 
    2.148
    Teşekkürler Alınan Teşekkürler 
    4.096
    Teşekkür
    551 Mesaj

    Cevap: Düsündüren sözler.

    KARTACA ŞAVAŞINI KİM YAPTI
    Hem gülelim. Hem de düşünelim


    Tarih öğretmeni çocuğa sormuş: "Oğlum, Kartaca savaşını kim yaptı?"
    Çocuk: "Valla, billâ ben yapmadım hocam..." deyince tarih hocası sinirlenmiş, sınıfın kapısını çarparak çıkmış... Matematik hocasıyla burun buruna gelmiş... Matematik hocası: "Hayrola hocam? Bu ne sinir?" “Sorma..." demiş tarih hocası. "Çocuğa Kartaca savaşını kim yaptı dedim?” “Valla-billâ ben yapmadım hocam..." dedi... "Nasıl sinirlenmeyeyim?"
    Matematik hocası: "Bunlar böyledir hocam... Hem yaparlar, hem de inkâr ederler..." deyince, tarih hocası sinirden düşer, bayılır... Müdür odasında kolanyayla kendine getirilince müdür sorar: "Hayrola hocam? Ne oldu ki fenalaştınız?" "Sormayın müdürüm" der tarihçi...
    "Derste çocuğa "Kartaca savaşını kimler yaptı?" dedim. "Valla-billâ ben yapmadım demez mi?" Sinirle sınıftan çıkarken matematik hocamız sordu... Durumu anlatınca: "Bunlar böyledir, hem yaparlar, bir de yapmadım derler..." deyince bayılmışım...
    "Hocam, şu üzüldüğün şeye bak..." der müdür... "İki satır yazı yazarım Milli Eğitim Bakanlığına, kimin yaptığını hemen ortaya çıkartırım..."
    Tarih hocası hastanelik olur... 15 gün hastanede yatıp tedavi görerek, bir ay raporlu olarak taburcu edilir... Evinde dinlenirken, postacı sarı bir zarf getirir... Tarih hocası merakla açar zarfı... Milli Eğitim Bakanlığından gelmiştir resmi yazı...
    "Bu yıl, gerekli tahsisat olmadığından, Kartaca savaşları yapılamayacaktır... Bilgilerinize..."


    Konu osmanke tarafından (09.09.22 Saat 23:10 ) değiştirilmiştir.

  8. #128
    Profesyonel Üye osmanke - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    20-10-19
    Konum
    tr
    Mesajlar
    598
    Teşekkürler Verilen Teşekkürler 
    2.148
    Teşekkürler Alınan Teşekkürler 
    4.096
    Teşekkür
    551 Mesaj

    Cevap: Düsündüren sözler.




Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 2 kullanıcı var. (0 üye ve 2 konuk)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.03.21, 00:03

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •